ana sayfa

oyunlar

program

basın

siz

iletişim

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NERON İLE AGRİPİNA

Coşkun Büktel

Tarık Günersel’in yazdığı “Neron ile Agripina”yı Cihangir’deki Arama Tiyatrosu’nda seyrettim. Günersel, oyunu, Neron ile annesi Agripina arasında geçen politik egemenlik mücadelesi ve onun kanlı biten sonu üzerine kurmuş. Tarık Günersel, bu kanlı ve canhıraş konudan, kendi tiyatral  kimliğinin ve üslûbunun yansıması olan yalın, ekonomik, kolay anlaşılır ve yer yer esprili bir “piyes” üretmiş. (“Piyes”, Günersel’in tercih ettiği tanım.) Anlatıldığına göre, Günersel’in 30 sayfalık metni, prova sürecinde 90 sayfaya çıkmış. Günersel, provalar sırasında ekipten aldığı önerileri değerlendirerek piyesi “geliştirmiş”. Özkan Schulze, zaten büyük bölümünü prova sürecinde birlikte ürettikleri bu rafine metni, kuş kondurmaya kalkmadan, severek, sadakatle ve aynı yalınlıkla, metne hizmet ederek, yönetmiş.

Günersel’i tiyatroya çok uygun, trajik bir konu keşfettiği için tebrik ediyorum. Ama bu trajik konuya, kahkahayı değil tebessümü yeğleyen bir mizah ve kısa kısa sahnelerden oluşmuş episodik/belgesel bir yöntemle yaklaşmış olmasını, pek de isabetli  bir tercih saymadım. Kanımca, bu tercih, konunun trajik potansiyelinin tümüyle sömürülmesini engellemiş. Gerçi aynı zamanda duygu sömürüsüne dayanan canhıraş bir melodramın ortaya çıkmasını da engellemiş. Olayların  grafik denebilecek soğukkanlı bir mizahla ve mesafeli, nesnel bir tavırla (adeta) “rapor edilmesi”, seyircinin yalnızca zihnine hitap eden ama yüreğine işlemiyen, bir Günersel metni ortaya çıkarmış. Bu tarzı özellikle tercih edebilecek okurlar ve seyirciler de bulunabilir. Ama ben, kendi payıma, melodram tehlikesi taşıyan zor  yöntemin tercih edilerek, (konunun daha sürekli, daha derin, daha etkileyici sahnelerle dışa vurulduğu) okurların ve seyircilerin yüreğini titretecek, daha dramatik, daha tutkulu bir oyun yaratılmasını tercih ederdim.

Bu arada, ekipten Günersel’e gelen önerilerin, oyunu sayfa sayısı bakımından geliştirirken, inandırıcılık bakımından geliştirdiği kanısında olmadığımı da belirtmeliyim. Günersel, örneğin, Seneca’nın rolünü, Özkan Schulze’nin önerisiyle, artırdığını söylüyor. Bunun, oyunun ekseninde nasıl bir sakatlığa yol açtığını aşağıda anlatacağım. 

Günersel’in metni, akla doğal olarak, 1938’de Albert Camus tarafından yazılmış ve bir başka Roma imparatorunun canlandırıldığı, “Caligula” adlı oyunu getiriyor. Camus’nün bu oyununda, varoluşçu felsefenin bireyci yaklaşımına uygun olarak, (kız kardeşi ve sevgilisi) Drusilla’yı kaybetmesinden sonra çektiği acıdan kurtulmak ve özgür olmak çabası içindeki  Caligula’nın nihilizme saplanması anlatılmaktaydı. Caligula, tanrı rolüne soyunuyor, kendini tüm insani değer ve kabullerden bağımsız kılarak, bir tanrı gibi imkânsızı arıyor ve arayışını, elindeki iktidar gücü sayesinde, mantıksal son noktasına kadar götürebiliyor ve o noktada en kanlı absürdden ve hiçlikten başka şey bulamıyordu.

Günersel’in oyununda ise, iktidarı istemeyen sanatçı yaratılışlı Neron’un (annesi Agripina’nın çabası ve dayatmasıyla) iktidara gelmesi ve önce annesi tarafından yönetilerek sanatçı yaratılışına ters düşen kitlesel ölüm kararlarına imza atması ve daha sonra iktidar virüsüyle (veya iktidarda işlemek zorunda kaldığı günahların etkisiyle veya eski kölesi yeni danışmanı Anicetus’un telkinleriyle) dönüşüm geçirmesi ve iktidarını (veya canını) annesinden korumak amacıyla annesini öldürtmesi ve (absürdün o eşiğini bir kez aştıktan sonra) tüm insani değerlerini kaybederek bir canavar haline gelmesi anlatılıyor.

Arama Tiyatrosu’nun

özel tiyatrolarımız arasındaki konumu

Günersel’in oyununu iki ayrı kritere göre değerlendirmek mümkün. Günümüz Türk tiyatrosunun ortalama düzeyine göre veya Camus’nun oyunu “Caligula”nın düzeyine göre... İlk kritere göre değerlendirdiğimizde, “Neron ile Agripina”yı günümüzün çölleşmiş tiyatro ortamında bir vaha sayabiliriz.

Çünkü günümüz Türk tiyatrosu denen kültür çölünde (özellikle, her türde oyun sahneleme olanağına sahip ödenekli tiyatroları hariç tutarsak) üç eğilimin egemen olduğunu görüyoruz:

Birincisi: Ne yapıp yapıp seyirciyi getirmeyi ve bilet satmayı amaçlayan ticari eğilim. Bu eğilimin sahipleri, genellikle (dans adı altında dans bilmeyen insanların yaptığı basit el kol hareketlerinden oluşan ilkel bir koreografi ve müzik katkılı) en sulu komedileri tercih ediyorlar. Ama bu da yetmiyor. Seyircilerin televizyondan “bir şekilde” tanıdığı meşhur insanları sahneye çıkarmaları da gerekiyor. O meşhur insanların oyuncu olmaları şart olmadığı gibi, oyunculuk  yeteneğine sahip olmaları da şart olmuyor. Önemli olan, onların adlarını, oltanın ucuna yem koyar gibi, afişe koyabilmek. Anlaşılacağı üzere, tiyatral olma iddiası taşımayan bu eğilimi “konumuz dışı” sayabiliriz. Tıpkı tek kişilik, ticari, stand up gösterilerini de konu dışı saydığımız gibi.

İkincisi: Ne yapıp yapıp tiyatro yapmayı amaçlayan amatör eğilim. Çoğu zaman iyiniyetlerinden başka gösterecek hiçbir şeyleri bulunmuyor.

Üçüncüsü: Yenilikçilik iddiası taşıyan ama çoğu zaman, ne yaptığını, ne anlattığını kendileri de bilmeyen yeteneksiz ve muhteris insanların “sözde entelektüel”, aslında asparagas eğilimi. Bu eğilimin sahipleri, tiyatro adına yaptıkları asparagas “işlerle” genellikle, kendilerinden başka kimseyi kandıramadıklarından üç beş kişiye oynuyorlar. Bu seyircisizlik haline katlanmaları iki türlü destekle mümkün olabiliyor: Halkın kendilerini “anlamayışından” duydukları gurur sayesinde  kendilerini seçkin hissetmenin “manevi” desteği ve aynı gururu paylaşan bazı ahbap çavuşlarca ayarlanan sponsorların veya bakanlığın “maddi” desteği... Açıkça itiraf etmeseler bile, derhal anlaşılacağı üzere, bu üçüncü eğilimin sahipleri, halka (yani seyirciye) dayanarak tiyatro yapmak yerine, sponsorlara veya bakanlığa dayanarak tiyatro yapıyor.

Arama Tiyatrosu’nun, Tarık Günersel metninden çıkardığı “Neron ile Agripina” prodüksiyonu, insanların dışarıdan bakınca,  derhal o üçüncü kategoriye dahil ettiği bir oyun. Çünkü Arama Tiyatrosu da, o üçüncü kategorideki tiyatrolar gibi dar kadrolu, onlar gibi dar salonlu, onlar gibi alaturkadan uzak ve (en azından Günersel’in ağzından) seçkinci olduğunu açıkça ilan eden bir topluluk. Bu nedenle, asparagasçıların günahlarına katılmadıkları halde (yani ne yaptığını bilen ve anlatabilen bir tiyatro oldukları halde) ne yazık ki, ilk bakışta veya kaba bir bakışla, onlara benzemeleri yüzünden; o asparagas kategorinin günahlarının bedelini ödemekten kurtulamıyorlar. Seyirci, o üçüncü kategori hakkında kararını çoktan verdiği ve o kategoriye soktuğu tiyatrolara güvenmediği için, kurunun yanında yaş da yanıyor ve Arama Tiyatrosu’nun “Neron ile Agripina”sı, ne yazık ki, o kategorideki asparagas tiyatroların kaderini paylaşarak, seyirci ilgisinden yoksun kalıyor.

Oysa “Neron ile Agripina”nın yönetmeni Özkan Schulze, oluşumuna katkıda bulunduğu metnin, kadronun ve sahnenin imkânlarını (ya da imkânsızlıklarını) en uygun biçimde kullanmanın bugünlerde çok ender rastlanır bir örneğini sunuyor. Çabasını ve zekâsını, kendi yönetmenliğini “gösterecek” farklı ve çarpıcı, asparagas mizansenler bulmaya yoğunlaştırmak yerine, metnin gerektirdiği mizansenleri elindeki imkânlarla gerçekleştirmenin çaresini bulmaya yoğunlaştırıyor. Bu tavır, bugünlerde, moda olan yönetmen tavrı değildir. Bugünün egemen (asparagas) tiyatro anlayışında, bir yönetmenin oyunu göstermesi değil, “kendini” göstermesi modadır. Tüm ekibin, (seyircinin sahnede görmeyi umduğu) metne hizmet etmesi değil; metnin ve tüm ekibin yönetmen egosuna hizmet etmesi modadır. Ülkemizde tiyatro bu nedenle moda değildir.

Benim “kendini göstermek” diye tanımladığım bu yönetmen tavrı, aslında Stanislavski’nin yüz yıl kadar önce, “tiyatroda kendini sevmek” diye suçladığı tavırdır. Bu egoist tavır, günümüzde, yalnızca tiyatro alanında değil, örneğin, politika ve yerel yönetimler alanında da modadır. Bugünlerde, örneğin, pek çok beldenin belediye  başkanı, belediye olanaklarını, beldenin refahını artırmak için kullanmak yerine, genellikle, “kendileri” için (kendilerini “gösterecek”, halka yaramaktan çok, kendi reklamlarına yarayacak etkinlikler için) kullanıyorlar. Beldeye (çıplak gözle görünmese bile) halkın hayatını kolaylaştıracak yaygın altyapı hizmetleri sunmak yerine, beldenin herkesçe gezilen, belirli bazı popüler noktalarına aşırı ilgi göstermeyi tercih ediyorlar. O noktalarda, en fazla birkaç yıl önce döşenen kaldırım taşlarını söküp yenilemek, bazı sokakları trafiğe kapatarak boyayıp süslemek ve  özel biçimde ışıklamak gibi, kolay görünen, çabuk fark edilen, çarpıcı (ama bir o kadar da halkın acil ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak) suni uygulamalarla, halkın gözünü boyayarak, halkın gözünde adlarını marka haline getirmeye ve gelecek seçimleri garanti etmeye çalışıyorlar. Günümüzde moda (ya da salgın) olan asparagas yönetmen tiyatrosu da, bu tavrın tiyatrodaki olumsuz yansımasından başka bir şey değildir.

“Neron ile Agripina”nın yönetmeni Özkan Schulze, metnin oluşumuna katkıda bulunduğu için olsa gerek, bu asparagas salgınından uzak kalabilmeyi ve metne hizmet etmeyi içine sindirebilmiş. Sırf bu nedenle bile, yaptığı prodüksiyonu daha çok beğenmeyi, hakkında daha heyecanlı bir yazı yazabilmeyi çok isterdim. Ama ne yazık ki, kendim  oyundan sıkılmadığım ve oyunda zamanımı iyi değerlendirdiğimi düşündüğüm halde, okurların tümü için aynı sonucu garanti edebileceğimi düşünmüyorum. Yine de, okurların, kendi takdirleriyle bu oyunu yakalayabilmesini (oyun çok yakında kalkıyor ve bir daha ne zaman sahnelenir ya da sahnelenir mi belli değil) ve beğenmesini çok isterdim.

“Ne yaptığını bilmeyen” sözde entelektüel tiyatrocuların oluşturduğu asparagas kategoride bir çok tiyatronun son on yılda ortaya çıkıp çok kısa (veya kısa) sürede battıklarını ve kimse tarafından hatırlanmadıklarını hatırlarsak, Arama Tiyatrosu’nun ne kadar zor bir işe soyunduğunu daha iyi fark ederiz. Umarım, Arama Tiyatrosu’nun sanatçıları, hak ederek “batanların” (asparagasçıların) seyirci üzerinde yarattığı olumsuz izlenimin ve batmalarıyla yarattıkları dibe çekme etkisinin bedelini, haksız biçimde “batmak” kadar ağır bir sonuçla ödemek zorunda kalmazlar. “Batıklar” (ne  de olsa birer transatlantik kadar büyük olmadıkları için) çok büyük bir dibe çekme gücü yaratamadılar, Ama batmalarından önceki faaliyet dönemleri boyunca edebiyat ve tiyatro dergileri tarafından büyük ölçüde desteklendikleri için, seyirciyi salonlara çekmeyi başaramasalar da, batmalarından sonra, geride radyasyon kalıntısına benzer zararlı bir gelenek (asparagas gelenek) bırakmayı başarabildiler. Bu zararlı gelenek onların batmasından sonra da, “henüz” batmamış olan asparagas tiyatrolar tarafından hâlâ devam ettiriliyor ve Arama Tiyatrosu’nun seyirciye ulaşmak çabası, ne yazık ki, bu zararlı gelenekten çok olumsuz etkileniyor.

“Neron ile Agripina”nın

“Caligula” karşısındaki konumu

Arama Tiyatrosunca sahnelenen Günersel oyununu, tiyatro piyasamız baz alındığında niçin vaha saymamız gerektiğini açıkladıktan sonra, Camus’nün “Caligula”sı baz alındığında niçin yetersiz saymak zorunda kaldığımızı da açıklayalım:

Camus’nün oyunu derin ve felsefi bir oyundur. Oyundaki tüm öğeler (karakterler, konuşmalar, olaylar, mizansenler) tarihe uygun olmaktan çok, ilk bölümde özetlediğimiz felsefi amaca uygun olarak düzenlenmiştir. O nedenle, oyunun dramatik yapısı sağlam, bütüncül, tutarlıdır.

Günersel’in oyunu, parçalı ve dağınık bir yapıya sahip. 30 sayfalık ilk versiyon belki bu denli dağınık değildi. O ilk versiyonda, belki de, yalnızca, Caligula’nın ince ve sanatsever kişiliği anlatılıyor, bu sanatsever kişiliğin, iktidara geldikten sonra önce annesinin ve daha sonra eski kölesi (yeni danışmanı) Anicetus’un etkisi altına girmesi ve annesini öldürme noktasına gelmesi anlatılıyordu. Çünkü, oyunu izlenmeye değer kılan asal konu, bizim seyrettiğimiz son versiyonda bile, hâlâ, budur.

Ama eğer konu buysa, bu konuda Seneca’nın fazla rolü olamaz. Seneca, bilgelik ve sağduyunun temsilcisi olarak, Neron’un sanatsever ve insancıl gençlik döneminde etkili olmuş olabilir ancak. Ama konuyu asıl belirleyen, finale ulaştıran şey, Seneca’nın varlığı ve etkisi değil, eski köle ve yeni danışman Anicetus’un varlığı ve etkisi... (Günersel’in sevdiği sözcükle) “piyes” bir yazar tarafından, yalnızca konunun ve inandırıcılığın gerekleri göz önünde tutularak yazılsaydı, sanırız, Anicetus’un rolü, Seneca’nın rolünden çok daha ağırlıklı olacaktı. Ama, piyes, tek başına bir yazar tarafından değil de, tiyatrocu bir ekibin de katkısıyla yazıldığında, ekibin yapısı ve ihtiyaçları, piyesin inandırıcılığının bile önüne geçebiliyor. Yani kolektif çalışmanın olumlu etkisi olabileceği gibi, olumsuz etkileri de olabiliyor.

Tarık Günersel, kendisinin oynamakta olduğu Seneca rolünü, Schulze’nin önerisine uyarak, artırmakta sakınca görmeyince, oyun daldan dala sıçrayıp asıl doğrultusunu sıklıkla yitirebiliyor. Evet, Günersel, şairlik tecrübesinden ve dil işçiliğinden gelen rahatlıkla, bir tek “fazla” hecenin bile bulunmadığı rafine bir tiyatro dili yaratabilme iddiasında başarılı olmuş. Ama bir çok “fazla” konuşma ve “fazla” sahne yazmaktan kaçınamamış. Bu (Günersel’in deyimiyle) “fazlalıklar” daha çok, Seneca’nın bulunduğu sahnelerde yer alıyor ve toplam olarak bakıldığında epey yekûn tutuyor. Bazı örnekler verelim:

AGRIPINA    Diş mi taktırdınız?

SENECA      Fildişi.

AGRIPINA    Yeni moda.

SENECA      Olumlu ama. 

AGRIPINA    Filler açısından değil.

                           Ama herkesi birden memnun etmek zor.

                           ***

NERON       Elsiz biri daha iyi alkışlar. Sahi, kaç elim var?

SENECA      İki.

NERON       Biri kesilse kaç elim kalır?

SENECA      Bir.

NERON       Peki o da kesilse? O zaman kaç elim kalır?

SENECA      Eliniz kalmaz ki.

NERON       İşte o olmayan eller!..

            Bir sayı gerekmez mi onu ifade için?

SENECA      Sayılar saymakla ilgilidir.

            Olan şeyler sayılabilir.

            Olmayan bir şey için neden sayı olsun ki?

            Bizde öyle bir sayı yok.

NERON       Peki ya dünyada?

SENECA      Yok. Olsa bizde de olurdu.

NERON       Tuhaf bir eksiklik. Saçma.

                  ***

AGRIPINA    (...) Diş temizliği için ne kullanıyorsun?

OCTAVIA     Ponza taşı.

AGRIPINA    Boynuz tozu kullan.

                  ***

OCTAVIA     Ay ne hoş! Ben böbrek falına baktırsam?

AGRIPINA    Gerçekçi ol! Böbrek falı hurafe.

            Hayvan boşuna kurban ediliyor.

            Sen yıldız falına baktır.

                  ***

HERKES      Yaşasın yeni sezar! Yaşasın yeni İmparator!

            Yaşasın Neron!

KÂHİNE      Ve yaşasın yeni İmparatoriçe Octavia!

            Balayına Küçük Asya’ya gitsinler.

            Efes, Kapadokya… Side’de denize girerler.

OCTAVIA     Ay  ne güzel olur!

AGRIPINA    Siz işinizin başına dönseniz, Kâhine?

KÂHİNE      Ben de bankaya uğrayıp alışverişe çıkmak

            istiyordum zaten.

NERON       Ey aziz senatörleri Roma’nın!

            Başşehrimize kardeş bir şehir istiyorum!

AGRIPINA   Bu da nereden çıktı şimdi?!

SENECA      Bilmem.

NERON       Marmara Denizi ile Karadeniz arasındaki boğazın

            her iki yakasında!

              ***

Camus’nün metni, her repliğiyle, aynı amaca hizmet ettiği için, konuşmalar ve karakterler derinleşmekle kalmayıp, özgün ve felsefi bir nitelik kazanıyorlar. Oysa Günersel’in metni ikişer üçer dakikalık kısa kısa episodlardan oluştuğu için, karakterler ve konuşmalar derinleşemediği gibi, özgün de olamıyorlar:

AGRIPINA    Bu erkekler dünyasında

            yer yok, değil mi, akıllı bir kadına?

            Neymiş suçum? Tutku mu?

            Yaşayan herkes bundan “suçlu”!

            Hangi ana istemez oğlunun yıldız olmasını?

            Kadınsan kolaydır düşmek dile.

            İktidar uğruna, ben yapmadım

            bir erkeğin yaptığının yarısını bile!

                                  ***

 NERON      ruhunu okumaktı tek umudum

            akdenizi altıma almak istiyordum

            kıpırtıları sır vermiyordu

            yan gözle baktım ufuklarına

            rüzgârı usulca gezindi

            engin bir haz beliriyor gibiydi

            ılık bir çekingenlikle dokundu bana

            birden çekildi

            sanki benden vazgeçebilmek için

            kendisinden vazgeçebilirdi

            birden avuçladı sonsuzluğumu

            dili doruklarımda dolaşıyordu

            tutup açtım iki yana kollarını

            hapsettim evrenin bütün volkanlarına

            açıverdi varlığını

            ve kilitledim dişlerimi boynuna

                           ***

SENECA      Ne var taht denen şu koltukta?

            Özgürlük adına başa geçen

            nasıl da despot olur birden!

            Yerini sağlam sanınca insan

            o mevkie bir güzel kurulur;

            terbiye, edep, adap gider,

            arsız bir küstah kendine yer bulur.

            Her şeyi bilir artık, danışmaz kimseye.

            Daha dün saygılıyken bugün it gibi ulur.

            Meçhuldür kendini beğenmişliğin dibi,

            sonsuzca başta kalacakmış gibi.

Neron’dan yapılan alıntı, diğer iki alıntı kadar basma kalıp görünmüyor ama, diğer ikisi kadar açık ve anlamlı da görünmüyor. Çünkü bu alıntı, sağlıklı bir ruh haline sahip olmayan Neron’un yazdığı bir şiiri temsil ediyor. Günersel, anlamlı olduğunda basmakalıp, özgün olduğunda ise anlamsız oluyor. Camus gibi özgün ve anlamlı olmayı aynı anda başaramıyor.

 Eserin bir şair tarafından yazıldığını kanıtlayan şu türde dizelerin

 KAHİNE       Toprağa uzanıyor bir cenin.

             Rahminde gecenin

 ...ya da hınzır bir zekâ tarafından yazıldığını kanıtlayan şu türde dizelerin

 NERON         Olmaz. Quo vadis?

OCTAVIA       Ne dedin?

NERON         Nereye?

OCTAVIA       Çişim var.

NERON         Sende sanatçı disiplini yok!

OCTAVIA       Sende de çiş yok!

 ...çok daha fazla olmasını dilerdim.

 Nisan 2006