ana sayfa

oyunlar

program

basın

siz

iletişim

 

30/03/2009
Tiyatro sahnesinde bir kucaklaşmanın çığlığı
Murat Gür
(Evresel)

“Siz bu fotoğrafın neresindesiniz” sorusu bana Velazquez’in Las Meninas tablosunu hatırlatıyor.
Acılar Şenliği’nde dünyayı değiştirmek adına yola çıkmış, üç gencin fotoğrafı zamanı mühürlüyor.
Bozuk ve zorba düzenin yasalarının, bu üç genci ve fotoğrafı çeken sokaktaki adamı, çarklarında nasıl lime lime ettiğini, savurduğunu ve toplumsal vicdanı dumura uğrattığını anlatıyor.
Hiç kimselerin yaşadığı insanlar mı olmuştur toplum?
Kadın bütün içtenliği, sevgisi ve “gelecek güzel günlere” olan inancıyla solmuş bu fotoğrafı avuçlarında tutarak, “eşi ve doğmamış kızı” olduğunu söylediği Che’nin doğum gününe, eski bir yoldaşını götürebilmek için yola düşer. Bu arayış, vicdanın ölmediğine ilişkin bir duyumsama, bir sorgulamadır. Umuttur, gerçekliktir.
Üç gençten biri iş adamı olmuştur. “Pireler kendilerine köpek almak için düşler kurarmış.” Sömürüyle, ortak çıkarlar peşindedir. Kapitalist demokrasilerde, anımsamak korkusu yüzünden bunaklara dönüştürülen, hiç kimselerden bir kimsedir artık. Kadının kapısını çaldığı ikinci genç; baskılar, tutuklamalar, işkencelerin sürdüğü, kısacası terör kültürünün yaşamın gerçekliği haline getirildiği ve özellikle sola yöneltildiği bir toplumda, devrimci dergilerden birinin yöneticisidir. Yaşamın sürek avına dönüştürüldüğü bir sahne gösterimdedir. Hücrede intihar ettiği için Che, yoldaşlarının tarih sayfasından silinmiştir ve ”cenaze töreninde dosta düşmana karşı matem marşı” okunmamıştır. Che’nin doğum gününü kutlayacak vicdanı bulamayan kadın, Nâzım’ın Lodos şiirindeki gibi kalakalmıştır:
“Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında ummanda çalkalanmakta su.
En yalnız dalganın üzerinde boş bir konserve kutusu...”
Kadın “Vicdan, nerdesin vicdan?” diye gücünü tüketirken, sokağın adeta ironik ve alaycı maskesi sarhoş, paçavraya dönüştürdüğü bu vicdanla alay eder ve omurgasız “yüzer gezer”çoğunluklardan oldukları için birlikte intihara doğru yol alırlar. Sokaktaki adamın Shakespeare’in sonesini ezgili yüreğiyle söylemesi, benliklerimize yaşamın dağarcığında dünyanın dönüşebileceğine dair umudu, bu yeniden doğumu aşılar.
Bilgesu Erenus’un Acılan Şenliği oyununu yazdığı dönem, 12 Eylül darbecilerinin resmi geçidinin süregittiği ve dünyanın bir sinevizyon gösterisine dönüştürüldüğü ‘90’lı yıllardır. Liberalleşme, sivilleşme, demokratikleşme, (kimin eliyle?), özgürleşme (insanın özgürlüğüne karşı paranın özgürlüğü), köleleşme, kalleşleşme ve daha bilimum “leş”lerle…
Bu bağlamda gösterilen yoğun(!) fotoğraflar, insanlığımızın çağ atlaya atlaya nereye atladığının, ilerleye ilerleye ne kadar ileriye gittiğinin bir göstergesidir. Bu yoğunluğun, seyrimi zaman zaman engellediğini de belirtmeliyim.
Yönetmenimiz Özkan Schulze, ülkemde son zamanlar rastlanmayan yaratıcı bir oyun sahneye koymuştur. “Gelişigüzel” sahneden kovulmuş ve detayları algılamanın verdiği keyifle oyunu seyrettim.
Seyirci olarak az kişi olmamıza karşın, alkışlarımız kocaman bir çığlık kopardı. Bu, kucaklaşmanın çığlığıydı!.

Bu yazının orjinali için tıklayınız